Atatürk'ün hastalığı, ölümü (10 Kasım 1938) ve cenaze töreni

Atatürk’ün Hastalığı

Atatürk 1937’nin sonlarına doğru “burun kanamaları, kollarda ve bacaklarda kaşıntılar” gibi sağlık sorunları yaşamaya başladı.

1938 yılı Ocak ayının başlarında Atatürk’ün sağlığının bozulduğunu gösteren bir gelişme yaşanmış, 4 Ocak 1938’de Ankara’dan Paris’e çekilen acele kayıtlı bir telgrafta “Vaccin Enterococcique adında bir ilaçtan 25 kutunun acilen gönderilmesi istenmişti.

Bu sipariş, Atatürk’ün hayatta kaldığı son günlere kadar sürüp gidecek olan ilaç siparişlerinin ilkiydi.

Prof. Dr. Orhan Çekiç’in değerlendirmesine göre “Doktorların doğru dürüst teşhis koyabilmeleri için gerekli laboratuvar tahlillerine sürekli karşı çıkan Atatürk, kaşıntı şikâyetine neyin sebep olduğunun erken teşhis edilememiş olmasından birinci derecede sorumludur.”

Atatürk, doktorların önerisiyle kaşıntılarından dolayı Yalova kaplıcalarından faydalanmak için 21 Ocak 1938’de Yalova’ya gidip yeni yapılan termal otele yerleşti.

Atatürk 21 Ocak 1938'de Yalova'da termal otelde

Atatürk’ün rahatsızlığının karaciğerden kaynaklandığını ilk kez Dr. Nihat Reşat Belger dile getirdi.

22 Ocak 1938’de Yalova Termal Kaplıcaları Müdürü Dr. Nihat Reşat Belger, Atatürk’ün isteği üzerine yaptığı muayene sonucunda Atatürk’ün “karaciğerindeki büyümeyi” fark etti ve “siroz başlangıcı” teşhisi koydu.

Belger, Atatürk’e “Karaciğeriniz büyümüş ve biraz sertleşmiştir. İşte kaşıntınızın nedeni bu karaciğer rahatsızlığıdır.” dedi.

23 Ocak 1938’de Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp Atatürk’ü muayene etti ve şunları söyledi:

“Karaciğerde büyüme vardır, derhal sıkı bir diyete girmelidir, içki ve sigarayı hemen bırakmalıdır, kesin istirahat şarttır, verilecek ilaçların derhal getirtilmesi zorunludur. İşin şakası yoktur.”

Atatürk, 1 Şubat 1938’e kadar 10 gün Yalova’da tedavi gördü ve sağlığı biraz düzeldi.

28 Şubat 1938’de Dr. Neşet Ömer İrdelp, Dr. Akil Muhtar Özden, Dr. Hüsamettin Kural, Dr. Asım Arar ve Dr. Zeki Naki Yaltırım Atatürk’ü muayene ettiler.

Atatürk’ün hastalığının “karaciğer hastalığı, siroz başlangıcı olduğunu” ve bunun en önemli sebebinin de “alkol” olduğunu ifade ettiler. Alkolün tamamen yasaklanmasını ve istirahat edilmesini önerdiler.

12 Mart 1938’de Alman Prof. Dr. Frank Atatürk’ü muayene etti. Dosyayı inceleyince Atatürk’ün kan grubunun bilinmediğini ve kan tahlilinin yapılmadığını gördü. Dr. İrdelp Atatürk’ten kan almaya çekindiklerini söyledi.

Dr. Frank aynı teşhisi yineledi: siroz.

15 Mart 1938’de Başbakan Celal Bayar yabancı uzman doktor getirtilmesi için yeniden Atatürk’ten izin istedi. Atatürk, Bayar’a “Çocuk ne yapacaksan çabuk yap, ben hastayım.” dedi.

Türk doktorların önerisiyle Ankara’ya davet edilen Fransız Prof. Dr. Noel Fissenger 28 Mart 1938’de Çankaya Köşkü’nde Atatürk’ü muayene etti.

Fissinger, Atatürk’ün “karaciğerinin normalden büyük olduğunu” tespit etti. Ayrıca “karnında su toplandığını” fark etti ve “karaciğer iltihabı” teşhisi koydu.

30 Mart 1938’de Atatürk’ün hastalığına ilişkin ilk resmî bildiri yayımlandı. 

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Anadolu Ajansı aracılığıyla yayımladığı bildiride “Atatürk’ün kuvvetli bir grip geçirdiğini, Prof. Fissenger’in Atatürk’ü muayene ettiğini ve bir buçuk ay kadar istirahat etmesini tavsiye ettiğini” kamuoyuna duyurdu.

Doktor Fissenger, yakın çevresindekilere Atatürk’ün tavsiyelere uyduğu takdirde 7-8 yıl yaşayabileceğini söyledi.

Sağlığı düzelmeye başlayan Atatürk, “Ayaktayım!” mesajı vermek için 19 Mayıs 1938’de Ankara Stadyumu’nda (19 Mayıs Stadyumu’nda) düzenlenen 19 Mayıs Gençlik Bayramı şenliklerini izledi.

Atatürk 19 Mayıs 1938'de Ankara Stadyumu'nda  Gençlik Bayramı kutlamalarında

Doktorların tavsiyesi üzerine dinlenmesi gereken Atatürk, Hatay Sorunu nedeniyle Fransa’yı ve Suriye’yi uyarmak için -âdeta ölümle dans ederek- 20 Mayıs 1938’de Mersin’e gitti.

Atatürk 20 Mayıs 1938'de Mersin'de

Mersin’de 40 dakika süren askerî geçit törenini ayakta izledi. Tören kıtası tören alanını terk ederken yığıldı kaldı.

24 Mayıs’ta Adana’ya geçen Atatürk burada da geçit törenini ayakta izledi. Çok yoruldu, ayakta durmakta zorlandı. Yürüyemeyeceğini anladı ve oturacağı masanın yanına kadar ilk kez otomobille gitmek zorunda kaldı.

Atatürk 24 Mayıs 1938'de Adana'da

Mersin ve Adana seyahatinde Atatürk’ün yanında olan Kılıç Ali şöyle anlatıyor:

“Atatürk ağır hastaydı. Günün 23 saatini yatarak ve dinlenerek geçirmesi gerekiyordu.  Tam o sırada Fransız gazeteleri Atatürk’e felç geldiğini ve ölmek üzere olduğunu yazmaya başladılar.

Bu çeşit yayın ve propagandalara sinirlenen Atatürk o günün akşamı Mersin’e gitmeye karar verdi.

Resmigeçitten sonra otomobille Adana’yı dolaştı. O kadar yorulmuştu ki Adana belediye bahçesinin içerisine, oturacağı masanın yanına bile otomobille gitti.”

Atatürk 25 Mayıs 1938’de Ankara’ya geldi. Trenden indi. Onu karşılayanlar arasında bulunan Şükrü Saraçoğlu, yanındaki Falih Rıfkı Atay’a “Falih, Atatürk’ün yüzüne bak… Bu ölü rengi… Atatürk ölüyor…” dedi.

Ankara’ya döndükten sonra da 26 Mayıs 1938’de trenle İstanbul’a hareket etti. Bu, onun kurduğu cumhuriyetin başkentinden son ayrılışı oldu. 

27 Mayıs’ta İstanbul’a döndü. 28 Mayıs’ta Bakırköy’den Dolmabahçe’ye dönerken yolda rahatsızlık geçirdi. 29 Mayıs’ta yapılan muayenede karnının su toplamaya devam ettiği tespit edildi.

Muayene bittikten sonra Atatürk, yanındaki Salih Bozok’a ve Kılıç Ali’ye “Yahu profesörün dediği çıkarsa adam ölür.” dedi.

29 Mayıs sabahı, tehlike çanlarının çaldığının kesin olarak anlaşıldığı ilk gün oldu. Prof. Fissenger tekrar İstanbul’a davet edildi.

Deniz havasının hastalığına iyi geleceği düşüncesiyle hükûmetçe satın alınan ve Atatürk’ün “Bir çocuğun oyuncağını beklediği gibi bekledim.” dediği Savarona yatı 1 Haziran 1938’de İstanbul’a getirildi. Atatürk aynı gün yata yerleşti.

Atatürk 1 Haziran 1938'de Savarona'da

8 Haziran’da Savarona’da Atatürk’ü muayene eden Fissenger Atatürk’ün sağlığının daha da kötüleştiğini tespit etti. Atatürk, Fissenger’in istirahat tavsiyesine rağmen devlet işleriyle ilgilenmeye devam ediyordu.

Fissenger, Atatürk’ün yemek için yukarıdaki salona çıkmasını yasaklamıştı. Merdiven çıkması sakıncalıydı. Atatürk’ün ancak yattığı odanın bulunduğu kattaki salonlara ve güverteye çıkabilecekti.

Atatürk, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’dan Dr. Fissenger’i Florya’da misafir etmesini ve onunla her şeyi konuşmasını istedi.

Akşamüzeri Fissenger’i Kılıç Ali’nin Florya’daki evine götüren Şükrü Kaya ona şunu sordu:

“Atatürk bu hastalıktan ölür mü? Ne vakit ölür?”

Fissenger, “Atatürk, tıbbın müdahalesi ve tabiatın yardımıyla daha 2 sene yaşayabilir.” dedi.

Atatürk, Cenevre’de bulunan Afet İnan’a 14 Haziran 1938’de yazdığı mektupta “Afet, vaziyetim şudur: Bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamıştır, ilerlemiştir.” diyordu.

Atatürk Öleceğini Biliyordu

Atatürk yakalandığı bu amansız hastalıktan kurtulamayacağını biliyordu. Medical Larousse’yi okuyup incelemiş, bu hastalığın ne kadar ölümcül olduğunu ve bundan kurtuluş olmadığını anlamıştı.

Hatta bu hastalığın nasıl bir seyir izleyeceğini bile öğrenmişti.

Kılıç Ali’nin anlattığına göre Atatürk, Salih Bozok’a “Ben öleceğim çocuk, bu hastalıktan kurtuluş olmadığını biliyorum.” dedi. “Ölümü istemek cesaret değildir ama ölümden korkmak da ahmaklıktır.” diye ekledi.

27 Haziran’da Savarona’da Atatürk’ü muayene eden Dr. Fissenger, “Hastalık ilerliyor. Hastanın bünyesi şaşılacak derecedeki direnişine rağmen ne yazık ki tabloda bir gerileme görülmüyor.” dedi.

Atatürk, 9 Temmuz’da Savarona’da 3 saat süren Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etmişti. Bu toplantı Atatürk’ün başkanlık ettiği son Bakanlar Kurulu toplantısıydı.

10 Temmuz’da Savarona yatıyla yaptığı bir gezinti sırasında rahatsızlandı ve ateşi yükseldi. Atatürk’e zatürre başlangıcı teşhisi konuldu.

Savarona’da Atatürk’ün yanında olan Kılıç Ali şunları söylüyor:

“Atatürk, hastalığının ne olduğunu ve bu hastalığın sonunun ne olacağını bilmiyor değildi. Ancak bunu kesinlikle belli etmiyordu.”

Atatürk, 25 Temmuz 1938 gecesi Savarona yatından ayrılarak Dolmabahçe Sarayı’na geçti.

Atatürk çok yorgundu ve zor yürüyebiliyordu. Hızla kilo vermişti. Zayıflıktan kemikleri batıyor, oturmakta zorlanıyordu. Savarona’dan ayrılırken ve Dolmabahçe Sarayı’na girerken koltukla taşınmıştı.

Kılıç Ali’nin söylediklerine göre saraya nakledildikten sonra hastalığı günden güne ağırlaşmaya başlayan Atatürk karnında su toplanması nedeniyle büyük acı çekiyordu.

3 Ağustos’ta Dolmabahçe Sarayı’nda Türk ve yabancı doktorlar tarafından muayene edilen Atatürk’ün sağlığı konusunda ayrıntılı bir rapor hazırlandı. Bu raporda Atatürk’ün hastalığının “siroz” olduğu ifade ediliyor ve uygulanacak tedavilere yer veriliyordu.

Bu muayeneden sonra Atatürk mutlaka dinlenmesi gerektiği hâlde devlet işleriyle ilgilenmeye devam etti.

Kılıç Ali’nin aktardığına göre Atatürk, ponksiyon denilen karından su alınması işlemini ciddi ve tehlikeli bir operasyon olarak görmüş ve bu nedenle vasiyetnamesini yazmaya karar vermişti.

Atatürk, 5 Eylül 1938’de kendi el yazısıyla vasiyetini yazdı ve ertesi gün vasiyetini Beyoğlu 6. Noteri İsmail Kunter’e teslim etti.

Atatürk'ün 5 Eylül 1938'de el yazısıyla yazdığı vasiyeti

7 Eylül Çarşamba günü Op. Dr. Mim Kemal Öke tarafından Atatürk’ün karnında biriken 6 litre su ponksiyon denilen operasyonla ilk defa boşaltıldı.

Doktorların isteği üzerine yeni düzeni sağlayacak ve 24 saat boyunca Atatürk’ü yalnız bırakmayacak nöbetçiler tespit edildi: Kılıç Ali, Salih Bozok, Hasan Rıza Soyak, Saray Muhafız Kıtası Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, Başyaver Celal Bey.

Atatürk’ün yattığı odanın yanındaki çalışma odasında sırası gelen 2 saat nöbet tutuyor ve Atatürk’ün izni olmadan kimse yanına alınmıyordu.

Op. Dr. Mim Kemal Öke 22 Eylül’de ikinci kez Atatürk’ün karnından su aldı. Alınan su 10 litreydi.

Atatürk’ün Son Günleri

İlk Hafif Koma

Atatürk 26-27 Eylül gecesi hafif bir koma atlattı. Sabah kendine gelen Atatürk’ü ziyaret eden Afet İnan şunları söylüyor:

“İlk hafif komayı o zaman atlatmıştı. Ertesi sabahki izahlarında ‘Demek ölüm böyle olacak.’ diye uzun uzun gördüğü rüyayı anlattı. Rüyadaki olay Selanik’te ihtilale ait bir komitecilik vakası idi. ‘Salih’e söyle, ikimiz de kuyuya düştük. Fakat o kurtuldu.’ demişti.”

Salih Bozok’un 27 Eylül 1938’de nöbet defterine yazdıklarına göre Atatürk şöyle diyordu:

“Çok dermansızım Salih… Büsbütün başka bir adam oldum. Şu ellerimin hâline bak. Ben büsbütün başka bir adam oldum. Hiç hafızam kalmadı, değiştim Salih. Artık o eski adam değilim.”

27 Eylül 1938’de Atatürk’ün hastalığını Doktor Nihat Reşat Belger’e soran Kılıç Ali aldığı cevabı şöyle aktarıyor:

“Hastalık süratle ilerliyor. İkinci defa su almazdan evvelki vaziyette hayatının hiç olmazsa bir iki sene idamesine imkân bulunacağı ümidindeydik. Fakat bugün kurtulması için ancak yüzde 3 ihtimal vardır.

Bu hastalıkta Atatürk’ün öbür işlerinde olduğu gibi talihi yardım etmemiştir. Su alalı 7 gün olduğu hâlde karnında tekrar 7 kilo su toplandı.

Karaciğer artık vazifesini yapmıyor. Zehirlenme başlamıştır. Vücudundaki yağlar tamamen eridi… Vaziyet vahim ve ümitsizdir.”

Kılıç Ali bu sözlere karşı şöyle diyor: “İçimde en ufak bir ümit şulesi bile kalmamıştı. Atatürk ölüyordu…”

İlk Ağır Koma

Atatürk 16 Ekim 1938’de ilk kez ağır bir komaya girdi.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Atatürk’ün rahatsızlığı hakkında 22 Ekim’e kadar sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez bildiri yayımlayarak kamuoyunu bilgilendirdi. Dışişleri Bakanlığı da 15.00’te bütün elçiliklere Atatürk’ün komaya girdiğini bildirdi.

22 Ekim 1938’de yayımlanan tebliğde ise “doktorların saat 20.00’de verdiği rapora göre hastalığın normal seyrine döndüğü” belirtilerek günlük tebliğ yayımlanmayacağı kamuoyuna duyuruldu.

21 Ekim 1938 Cuma sabahı Atatürk komadan tamamen çıkmış, kendine gelmiş durumdaydı. Hasan Rıza Soyak’ın anlattığına göre Atatürk’ün ilk sözü şu olmuştu:

“Gel bakalım. Ne dersin? Biz gittik, geldik! Bu doktorlar insana âdeta can veriyorlar.”

Atatürk komadan çıktıktan sonra Dr. Nihat Reşat Belger, Hasan Rıza Soyak’ın sorusu üzerine Atatürk’ün ancak 20 gün kadar ömrünün kalmış olabileceğini söylemişti.

Atatürk’ün hastalığı bütün dünya kamuoyunun gündemindeydi. Dünyanın pek çok yerinden Atatürk’e geçmiş olsun dileklerini ileten mektuplar geliyordu.

Bu mektupların en anlamlısı 20 Ekim’de Raul D. Gherculescu tarafından yazılmış ve 29 Ekim’de Türkiye’ye ulaşmıştı.

Gherculescu, Atatürk’ün Sofya’da ataşemiliter olduğu dönemdeki Romanya ataşemiliterinin oğluydu ve çocukluğunu Atatürk’le beraber geçirmişti. Hastalığın seyri hakkındaki resmî raporları takip ettiğini söyleyen Gherculescu Atatürk için Allah’tan sıhhat diliyordu.

Sabiha Gökçen’in aktardığına göre Atatürk 28 Ekim’de onu yanına çağırdı ve “Ama ben bugünü halkımla, halkımın içinde kutlamak isterdim. Beni Cumhuriyet Bayramı’nda halkımdan uzak tutan bu hastalığa lanet ediyorum!” dedi.

Hastalık, Atatürk’ü Cumhuriyet’in on beşinci yıl dönümü törenlerine katılmaktan ve kasım ayı başında TBMM’nin yeni çalışma yılının açış konuşmasını yapmaktan alıkoydu. 

Atatürk, Cumhuriyet Bayramı nedeniyle 29 Ekim’de Türkiye Cumhuriyeti ordularına bir mesaj yayımladı. 

TBMM’nin açılışında okuyacağı konuşmasını da hazırladı ancak Ankara’ya gelemediği için bu metni Başbakan Celal Bayar okudu.

7 Kasım 1938 Pazartesi sabahı Atatürk doktorlara daha fazla dayanamayacağını ve suyun alınmasını istediğini kesin bir dille söyledi. Atatürk’ün karnından üçüncü kez su -6 litre- alındı.

            İkinci Ağır Koma

8 Kasım 1938’de ikinci kez ağır bir komaya girdi.

Hasan Rıza Soyak anlatıyor:

“Arkamdan Neşet Ömer İrdelp yanaşıp rica etti:

Dilinizi çıkarır mısınız efendim?

Dilini ancak yarısına kadar çıkardı, Dr. İrdelp tekrar seslendi:

Lütfen biraz daha uzatınız.

Nafile. Artık söyleneni anlamıyordu, dilini uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti; başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp’e dikkatle baktı ve ‘Aleykümesselam.’ dedi.  Son sözü bu oldu.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinden şu açıklama yapıldı:

“Bugün saat 18.30’da hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak şiddetlenmiş ve sıhhi vaziyetleri yeniden ciddiyet kazanmıştır.”

Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Başbakan Celal Bayar ise kabine arkadaşlarına durumun ciddiyeti hakkında bilgi verirken şu ifadeleri kullanmıştı:

“Maalesef vahamet artmaktadır. Şefimizin içinde bulunduğu tam koma hâli birkaç gün devam edebileceği gibi feci akıbetin her an zuhuru da ihtimal dâhilinde olduğu doktorlar tarafından ifade edilmektedir.”

9 Kasım’da Atatürk’ün sağlık durumu hakkında 3 kez resmî açıklama yapıldı. 24.00’te yapılan son açıklama şöyleydi:

“Saat 20.00’den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir. Hararet derecesi 37,6, nabız 132, teneffüs 33’tür.”

Atatürk’ün Ölümü

Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı'nda 10 Kasım 1938'de saat dokuzu beş geçe ölümü

10 Kasım sabahı Atatürk’ün yanında olan Kılıç Ali anlatıyor:

“Atatürk dakika dakika soluyor, sönüyordu. Hepimiz ümitsizlik ve çaresizlik içindeydik. Artık hiç kimsede gözyaşlarını saklamak imkânı kalmamıştı. Herkes üzüntüsünü açığa vurmuştu.

Nihayet meşum 10 Kasım 1938 Perşembe günü geldi, çattı. Sabah saat 08.00 sularıydı. Hepimiz Atatürk ‘ün yanındaydık. Rengi tamamen solmuştu. Birdenbire ‘hı…. hı… hı…’ diye yalnız gırtlağından bir ses çıkarmaya başlamıştı.

Dr. Mehmet Kâmil Bey baş ucunda karyolaya dayanmış, gözlerinden dökülen nohut tanesi iriliğindeki yaşları ak bıyıklarını ıslatıyordu. Bir yandan ağlarken bir yandan da ıslak bir pamukla Atatürk ‘ün ağzına su vermeye uğraşıyordu.

Bu şekilde ağzına su vererek onu biraz ferahlatacağını ümit ediyordu. Süreyya Hidayet Paşa ile Dr. Abravaya ise karyolanın ayakucunda üzüntüden sapsarı kesilmiş bir hâlde Atatürk ‘ün ayak parmaklarını hassasiyetle incelemeye çalışıyorlardı.

Gerçekten acıklı ve feci bir manzara vardı.

Hayatına herhangi bir şekilde kastedilmemesi için icabında canımızı bile fedaya hazır olduğumuz Atatürk gözümüzün önünde güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor.

Herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde duruyor ve kimsenin elinden bir şey gelmiyordu. Aman ya Rabb’i! Âdeta dehşet içindeydik.

Hasan Rıza Soyak ve İsmail Hakkı Tekçe ile birlikte ellerimizi kavuşturmuş, son saygı durumunda duruyorduk. Hasan Rıza dayanamadı, büyük bir üzüntü içinde şöyle dedi:

Kılıç bak, koskoca bir tarih göçüyor!’

Saat tam dokuzu beş geçiyordu.

Atatürk birdenbire gözlerini açtı. O güzel mavi gözlerini son olarak bize yöneltti. Ve hemen kapadı. Başını hemen eski durumuna getirdi. O güzel gözler ebediyen kapanmıştı.”

Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı'nda vefat ettiği oda.

Gene Sekreter Hasan Rıza Soyak da Atatürk’ün son dakikalarını şöyle anlatıyor:

“1938 yılı Kasım ayının 10’uncu günü saat 09.00. Türk vatanının kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, eşsiz inkılapçı ve beşerin müstesna evladı büyük insanın fena âleminde ancak 5 dakikası kalmıştır; gözleri kapalıdır; göğsü mütemadiyen inip çıkmaktadır.

Odada ve bütün sarayda derin ve ruhani bir sükût hüküm sürüyor. Sağ tarafta baş ucunda Operatör Mim Kemal duruyor. Dr. Kâmil Berk başını onun omuzuna dayamış, hıçkırıyor…

Prof. Dr. Akil Muhtar Özden kendinden geçmiş, odanın içinde telaşlı adımlarla durmadan dolaşıyor, hem ağlıyor hem de mütemadiyen ‘Aman Ya Rabb’i!’ diye mırıldanıyor.

Ben yatağın sol tarafında ayakta duruyorum, yanımda Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe var. Her tarafım uyuşmuş; bütün duygularım donmuş bir hâlde o güzel, o nurlu çehreye dalmış bakıyorum.

Hazin sessizlik içinde kulağıma yalnız Dr. Mehmet Kâmil ve Prof. Akil Muhtar’ın hıçkırıkları çarpıyor.

Saat tam 9’u 5 geçiyor. Birdenbire gözleri açılıyor, dikkat ediyorum gök mavisi gözlerinde hâlâ bildiğimiz çelik parıltıları ışıldamaktadır. Bir an sert bir hareketle başını sağa çeviriyor.

Bana öyle geliyor ki bu hareketiyle etrafındakilerin şahıslarında ilahi bir aşk ile bağlandığı ve inandığı aziz milletini son defa askerce selamlamaktadır.

Birkaç saniye sonra o azametli varlık, milletinin kalp ve idrakiyle beşer tarihindeki ölümsüz hayatına göçmüş bulunuyordu.

Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim, yatağa dönüp diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım, öptüm ve yüzüme, gözüme sürdüm.

Bu sırada Operatör Mim Kemal gözlerini kapatıyor, Mehmet Kâmil de çenesini bağlıyordu. Yerimden kalktım, yapılacak vazifelerim vardı, gözyaşlarımı sildim ve odadan çıktım.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 09.05’te vefat etmişti.

Atatürk’ün vefatı, müdavim tabipler Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Dr. Mim Kemal Öke ve Dr. Nihat Reşat Belger ile müşavir tabipler Prof. Dr. Akil Muhtar Özden, Prof. Dr. Hayrullah Diker, Prof. Dr. Süreyya H. Serter, Dr. Kâmil Berk ve Dr. Abrayava Marmaralı tarafından yazılan şu raporla duyurulmuştu:

doktorların yazdığı Atatürk'ün ölüm tutanağı

“Reisi cumhur Atatürk’ün umumi hallerindeki vehamet dün gece saat 24’de neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bu gün, 10 ikinci teşrin 1938 perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe Büyük Şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir. 10 İkinci Teşrin (Kasım) 1938.”

10 Kasım 1938 Akşam Postası'nın manşeti "Ulu Şefimiz Atatürk bu sabah 9.5'de öldü"

Resmî Tebliğ

10 Kasım’da Atatürk’ün vefatına dair resmî açıklamada şu ifadelere yer veriliyordu:

Atatürk’ün ölüm raporu ve hükûmetin resmi açıklaması 10 Kasım 1938

“Bu acı hadise ile Türk vatanı büyük yapıcısını, Türk milleti ulu şefini, insanlık büyük evladını kaybetti. Milletimize içimiz yanarak bu tarife sığmayan ziyandan dolayı en derin taziyelerimizi sunarız.

Ebedî Türk milleti onun eserlerini ebediyetle yaşatacaktır. Türk gençliği onun kıymetli vediası (emaneti) olan Türkiye Cumhuriyeti’ni daima koruyacak ve onun izinde yürüyecektir.

Kemal Atatürk, Türk’ün tarihinde ve gönlünde daima yaşayacaktır.”

10 Kasım 1938’de Türkiye’de bulunan Prof. Wolfram Eberhard’ın anılarında şu ifadeler yer almaktaydı:

“Dün öğleden sonra saat on iki buçuğa doğru Atatürk’ün öldüğünü bildiren haber yer yer işitiliyordu. Muazzam bir şok yaratılmıştı. Ve sessizlik her tarafı kaplamıştı.

Çocukların yanı sıra yetişkin erkekler ve kadınlar ağlıyordu. Keder çok yaygındı ve böyle bir şey başka hiçbir ülkede görülmemişti.”

Atatürk’ün yaveri, nikâh şahidi, Selanik’teki çocukluk yıllarından bu yana arkadaşı olan en yakın dostu Salih Bozok Atatürk’ün ölümüne çok üzüldü ve intihara teşebbüs etti. Üç haftalık bir tedavinin ardından taburcu edildi.

Atatürk’ün Ölüm Raporu

Dr. Nihat Reşat Belger, Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Dr. Hayrullah Diker, Prof. Dr. Süreyya H. Serter, Prof. Dr. Akil Muhtar Özden, M. Kâmil Berk, Dr. Abravaya Marmaralı tarafından 10 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün sekiz sayfalık ölüm raporu hazırlandı.

11 Kasım Cuma günü Atatürk’ün naaşı doktorlar tarafından tekrar muayene edilerek ölüm nedeni hakkında bir sayfalık bir rapor hazırladı.

Atatürk’ün ölüm nedeni, müzmin karaciğer hastalığı olarak bilinen ve tıp literatüründe “cirrhose ascitogene” adıyla karşılık bulan “karaciğer yetmezliği” olarak belirlendi. Ayrıca raporda otopsiye gerek görülmediği ifade ediliyordu.

Dr. İrdelp bir gazeteciye otopsi konusunda şunları söyledi:

“Hükûmet otopsi istemez ise bizce de ihtiyaç yoktur, dedik. Hükûmet de buna lüzum görmedi. Yapılsa belki bir dedikodu çıkardı. Büyük bir önderin ölümünden sonra lüzumsuz bir dedikoduya mahal vermek istemedik.”

Atatürk’ün Ölümü Üzerine Gönderilen Başsağlığı Mektupları

Atatürk vefat ettikten sonra gönderilen resmî başsağlığı telgrafları dışında Hindistan’dan, Kenya’dan, Cezayir’den, Almanya’dan, Amerika’dan, İsviçre’den, Avustralya’dan, İngiltere’den, Yugoslavya’dan, Çekoslavya’dan, Belçika’dan, Fransa’dan, Arnavutluk’tan, Portekiz’den,  dünyanın her tarafından pek çok insan da başsağlığı mektupları yazarak Ankara’ya gönderdi.

Bu mektuplar arasında en ilginç olanlardan biri Hindistan’ın Bengal bölgesindeki Comilla Zilla Okulu 2. sınıf öğrencilerinin gönderdiği mektuptu.

15 Kasım 1938’de Ankara’ya ulaşan mektupta şunlar yazıyordu:

“Biz, aşağıda isimleri yer alan, Comilla Zilla Okulu (Tipperah, Bangal, Hindistan) ikinci sınıf öğrencileri olarak Kemal Atatürk Paşa’nın aniden ve beklenmedik bir şekilde ölümünden dolayı derin teessürlerimizi bildiriyor ve ailesinin acısını içtenlikle paylaşıyoruz.

Büyük ruh, yaratıcısının kucağında huzur içinde uyusun.

1. Mirza Khalil Ahmed

2. Kazi Abul Basher

3. Abdul Bari

4. Abdue Sabet”

Atatürk’ün Cenazesi

Atatürk’ün vefatının hükûmet tarafından resmî tebliğ ile duyurulmasından sonra cenaze hazırlıklarına başlandı. Başbakan Celal Bayar Atatürk’ün naaşının muhafazası için tahnit -bozulmaması için ölüyü ilaçlama- işlemlerinin yapılmasını emretti.

Atatürk’ün naaşı, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Ord. Prof. M. Şerafettin Yaltkaya’nın nezareti altında İslami geleneklere uygun olarak “yıkandı ve kefenlendi.”

Atatürk’ün naaşı -hemen toprağa verilmeyeceği için- 11 Kasım’da Gülhane Hastanesinde Prof. Lütfi Aksoy, Mustafa Hayrullah Diker ve Süreyya Hidayet Serter tarafından damarlarına çeşitli maddeler enjekte edilerek tahnit edildi.

İç organları alınmadı, vücut bütünlüğü bozulmadı.

İstanbul Hıfzıssıhha Müzesi Müdürü Dr. Nuri Hakkı Aktansel Atatürk’ün yüzünün ve sağ elinin mulajını yaptı. (Uzun süre Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kasalarında saklı duran bu mulajlar (kalıplar) şu an Anıtkabir’deki Atatürk Müzesindedir.)

11 Kasım’da yapılan seçimle Atatürk’ten sonra 2. cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, yeniden başbakan olan Celal Bayar ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın kararları doğrultusunda ve Atatürk’ün başkent sevgisi dikkate alınarak Atatürk’ün naaşının Ankara’ya getirilmesine ve ona yaraşır bir anıt mezar yapılıncaya kadar geçici olarak Etnografya Müzesine konulmasına karar verildi.

Atatürk hayattayken bir konuşmasında “Beni milletim nereye isterse oraya gömsün fakat benim anılarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır.” demişti.

Atatürk’ün naaşı 11 Kasım’da tahnit edildikten sonra Türk bayrağına sarılan tabuta, tabut da Türkiye Cumhuriyeti’nin altı umdesini sembolize eden altı meşalenin aydınlattığı ve dört Türk subayının ve iki Türk erinin etrafında nöbet tuttuğu Dolmabahçe Sarayı muayede (tören) salonundaki katafalka konuldu.

Atatürk'ün naaşı Dolmabahçe Sarayı'nda

Atatürk’ün cenazesi Dolmabahçe Sarayı’nda 16 Kasım’da ziyarete açıldı. Üç gün boyunca (16, 17, 18 Kasım’da) yarım milyondan fazla kişi tarafından ziyaret edildi.

Atatürk'ün naaşı Dolmabahçe Sarayı'nda 16,17,18 Kasım 1938'de halk tarafından ziyaret ediliyor.

Dışarıda izdiham öylesine fazlaydı ki bütün tedbirlere rağmen resmî kaynaklara göre 11 kişi kalabalık içinde ezilerek hayatını kaybetti. Kırktan fazla yaralı vardı.

Atatürk’ün Cenaze Namazı

Atatürk’ün kardeşi Makbule (Atadan) Hanım, daha önceden ağabeyinin cenaze namazının nerede kılınacağını Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’a sormuştu.

Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Yaltkaya’nın kanaatini paylaşarak “Onun cenaze namazı tertemiz hâle getirdiği bütün vatanda bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.” demişti.

Cenaze namazının camide kılınmasının şeriat açısından zorunlu olmadığı hakkında İslam Tetkikleri Enstitüsü Başkanı Şerafettin Yaltkaya ile Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’den görüş alındı.

Alınan görüş üzerine Atatürk’ün cenaze namazı, tabutun saraydan çıkarılmasından yani resmî törenin başlamasından hemen önce 19 Kasım 1938’de 07.30-08.15 arasında Dolmabahçe Sarayı’nın muayede (tören) salonunda kılındı.

Atatürk'ün cenaze namazı 19 Kasım 1938'de Dolmabahçe Sarayı'nda kılındı.

Atatürk’ün cenaze namazını imam olarak Ord. Prof. Mehmet Şerafettin Yaltkaya kıldırmış, namaza cemaat olarak orada hazır bulunanlar katılmış ve Türkçe telkin ve tekbirler getirilmişti.

Atatürk’ün Resmî Cenaze Töreni

Hükûmet, 15 Kasım 1938’de, tüm yurtta yapılacak cenaze töreni ile ilgili olarak 2/9919 sayılı bir kararname yayımladı. Ankara’da yapılacak cenaze törenini halka daha etkin bir şekilde duyurmak için bir radyo programı hazırladı.

Atatürk'ün naaşı 19 Kasım 1938'de Dolmabahçe Sarayı'ndan Ankara'ya naklediliyor.

Atatürk’ün cenaze töreninin yapılacağı 21 Kasım 1938 Pazartesi günü “millî yas” ilan edildi.

Atatürk'ün cenazesi 19 Kasım 1938'de Dolmabahçe Sarayı'ndan Srayburnu'na top arabasıyla taşınıyor.

Atatürk’ün naaşının bulunduğu tabut, 19 Kasım’da 08.30’da Dolmabahçe’den çıkarılarak top arabasına konuldu.

Top arabasıyla Sarayburnu’na taşınan tabut önce Zafer torpidosuna, arkasından Yavuz zırhlısına aktarıldı. Yavuz zırhlısı İzmit’e varınca Atatürk’ün cenazesi Ankara’ya hareket edecek özel trene yerleştirildi.

Atatürk’ün tabutunu taşıyan tren Eskişehir, Polatlı güzergâhını izleyerek 20 Kasım sabahı Ankara’ya ulaştı. Cenaze alayı, istasyonla Büyük Millet Meclisi arasındaki kısa mesafeyi mahşeri bir kalabalık arasında ancak 18 dakikada alabildi.

Atatürk'ün naaşı 20 Kasım 1938'de Ankara'da.

Başbakan Celal Bayar İstanbul’dan Ankara’ya kadar cenazeye refakat etti. İstanbul, Ankara ve yolda cenaze alayına Birinci Ordu Müfettişi Orgeneral Fahrettin Altay komuta etti.

Türk bayrağına sarılı tabut Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka konuldu. Burada subaylar ve erler tarafından tutulan nöbet 20 Kasım 1938 Pazar günü saat 10.30’da başlamış, 21 Kasım 1938 Pazartesi törenin başlayacağı 09.00’a kadar devam etmişti.

20 Kasım’da Atatürk’ün Türk bayrağına sarılı tabutu Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi önündeki katafalkta halkın ziyaretine açıldı.

Atatürk'ün resmî cenaze töreni, Ankara, 21 Kasım 1938

21 Kasım 1938 Pazartesi günü çok sayıda yabancı devlet temsilcisi ile askerî birliklerin, gazetecilerin ve habercilerin de katıldıkları görkemli bir resmî devlet töreni yapıldı.

21 Kasım’da yapılan bu resmî cenaze törenine Alman, İngiliz, Bulgar, Fransız, Yunan, İran, Romen, Sovyet, Yugoslav ve İtalyan heyetleri ve kıtaları da katılmıştı.

Çanakkale’de Atatürk’e karşı savaşan ve bu savaşlarda bir ayağını kaybeden İngiliz Lord Birdwood da Atatürk’ün cenaze törenine katılmıştı.

Tören programı; sabahtan öğleye kadar olan program, 13.00-14.00 arasında ana tören için yapılan hazırlıklar ve 14.00-16.00 arasındaki asıl program olmak üzere üç bölümden oluşmaktaydı.

14.00’te İstiklal Marşı’nın okunmasıyla başlayan program cenaze marşıyla devam etti. Cenaze marşından sonra konuşmalar yapıldı. Konuşmalardan sonra Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinin okunması, saygı duruşu, altı meşalenin yakılması ve resmigeçit töreni ile program sona erdi.

Atatürk’ün naaşı 21 Kasım 1938’de yapılan törenle Etnografya Müzesi konuldu.

Atatürk’ün naaşı, bu resmî törenden yaklaşık dört ay sonra 31 Mart 1939 Cuma günü saat 14.00’te Etnografya Müzesindeki geçici kabre konuldu.

Atatürk'ün geçici kabri Etnografya Müzesi, Ankara, 1938

Atatürk’ün tabutu salonun ortasında açılan mezara yerleştirilmiş, üzerine de beyaz mermerlerle bir set yapılmıştı. Yapılan bu geçici mezarda tabutun altına tüm ülkeyi temsilen “Ankara toprağı” konulmuş, tabut bu toprağın üzerine yerleştirilmişti.

Atatürk’ün Etnografya Müzesindeki geçici kabrinden alınan naaşı 10 Kasım 1953’te Anıtkabir’e nakledildi.

Atatürk'ün naaşı 10 Kasım 1953'te Etnografya Müzesinden Anıtkabir'e nakledildi.

Atatürk’le ilgili duygu ve düşüncelerinizi yazarak yorum yapmayı ve bu yazıyı paylaşmayı unutmayın!

Kaynaklar

Atatürk Ansiklopedisi

Atatürk Ansiklopedisi

Atatürk Araştırma Merkezi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-2

Prof. Dr. Orhan Çekiç, 1938 – Son Yıl

Tunç Boran, Atatürk’ün Cenaze Töreni: Yas ve Metanet

Ümit Doğan, Atatürk’ün Vedası – 1938


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir